İçeriden Dışarıya Mektuplar: Çakal horonu ve gökkuşağı
Doğduğum ve çocukluk çağlarımı yaşadığım köyümüz Alona’da özellikle bahar aylarında haftada iki gün yağmur yağardı. Biri Pazartesi’den Perşembe’ye, diğeri ise Cuma’dan Pazar’a kadar sürerdi.
Karadeniz! Yağmur yağmayacak da ne yapacaktı dediğinizi duyar gibiyim. Çocukluk, ergenlik ve ilk gençlik yıllarını o coğrafyanın köylerinden herhangi birinde geçiren benim gibi herkes hiç ara vermeden yağan bu yağmurların tek göz evimizin akan çatısından odamıza damlamasını ‘’kader’’ diye kabullenişimizi anlar diye düşünüyorum.
İfadelerimden yağmura mesafeli olduğum anlaşılmasın, yağmuru çok severim aslında. Köyde yaşadığım zamanlarda da çok severdim. Çise çise, sağanak, fırtına şeklinde bardaktan boşalırcasına, enayi ıslatır şekilde. Ne kadar şiddetli yağarsa yağsın bazen evden mahalledeki çocuklarla bir o komşunun kapısına, bir diğerinin kapısına koşar dururduk. Tabi o yağmurun altında üzerimizde kuru herhangi bir çamaşır kalmazdı, sırılsıklam olurduk.
Hani evin tek çocuğu olsak annem bu haylazlığa katlanılırdı belki ama 7 çocuğun aynı anda bunu yapması neredeyse bir haftalık çamaşır yükü idi anneme. Bağırıp çağırması, yapmayın etmeyin demesi nafileydi. Gökten düşen her damla ile yarış halinde olan çocuklardık biz. Yağmur damlalarını havada yakalamaca, açık ağzımıza yağmur damlası düşürmece gibi oyunlar icat ederdik.
Komşu çocuklarının koşması çok problem olmuyordu, onların hanelerinde 2 veya bilemedin 3-4 çocuk vardı. Çamaşırları bizim evdeki nüfusa nazaran daha hızlı yıkanıp kurutulabilirdi.
Biz ise yedi çocuktuk, ve annemin ev işleri, ahır işleri, kahır işleri, meşelerden odun, yaprak süpürme, hayvanlar için ot kesme vesaire. Her emeğin kokusu bugünlerde burnumun direğini sızlatır. İneklerimizin altına sermek için ormanlardan süpürdüğümüz yaprakların hışırtılarını ayrıca duyuyorum. O hışırtıların unutulmaz bir melodi olduğunu benim çağımda çocukluğunu o coğrafyada geçirenler bilir. Bir de çayırların kurutulduktan sonra balya sandıklarından kuru otların ve çiçeklerin yaydığı o enfes kokuyu.
Bahar yağmurlarının en güzel yanı şayet İlkbahar’da isek her zaman olmasa da aniden güneşin bulutları yararak aradan sıyrılarak bizleri gözetmesi idi. Bu hava olayına bayılırdım. Bu inanılmaz bir andır tüm çocuklar için. Bu hava olayına bizim orada ‘’çakal horonu’’ denilirdi. Bu esrarengiz durumdan sonra nadiren de olsa gökkuşağı belirirdi karşı düzlükte. O esnada nerede olsan gökkuşağı oranın tam karşısındadır. Koşarak altından geçmeye çalışırdık şen şakrak. Ben o gökkuşağına aşık bir çocukluk yaşadım diyebilirim.
Küçük Prens’in gezegenindeki çiçek gibi. ‘’Bir yıldızda yaşayan çiçeği seversen geceleri gökyüzüne bakmak güzel gelir. Bütün yıldızlar çiçeğe durur.’’ Belki de bana yağmurları sevdiren o renk cümbüşüdür. Tıpkı Saint Exupery’e bütün çiçekleri sevdiren o yıldız gibi. Çakal Horonu. Neden bu isim verilmişti o muazzam hava olayına bir türlü aklım ermezdi.
Hala daha anlamış değilim gerçi. Bu satırları Silivri’deki hücremde 8 Şubat Pazar günü yazıyorum. Dışarıda sabahın erken saatlerinden beri ince ince ama aralıksız yağmur yağıyor. Ben ise hücremin camından dışarıdaki koyu gri havaya bakıp güneşi görme umuduyla etrafı kolaçan ediyorum. Hava o kadar gri, ağır ve kasvetli ki güneşin ışığından herhangi bir hüzme bu gri kasveti yırtamaz. Bir çakal horonu görür, çocukluğuma dönerim, hatta bir gökkuşağı bile çıkar diye beyhude bekledim hücremin camında saatlerce.
Silivri’de gökyüzü hiç cömert davranmıyor bize bugün. Bir çakal horonunu bile imkansız kıldı bana. Gerçi o güzel doğa olayı İlkbahar’da olurdu. Biz ise İstanbul’da çoktan ilkbahar mevsimini unutur olduk. Sahi neden Çakal Horonu idi ki bu doğa olayının. 54 yaşına kadar buna kafa yormadığımı fark ettim. Çözmek için ise hiçbir çabamın olmamasına şaşırdım.
Çakal horonu?
Yağmur yağıyor ama tam yağamıyor, güneş çıkacak tüm azametiyle ama çıkamıyor. Ne yağmur gibi yağmur, ne güneş gibi güneş. İkisi de olamıyor yani. Tamam ama çakal horonuna benzetilmesini çözemiyorum derken kafama dank etti. Çakal horon edebilir mi? Edemez. İyi işte bu ne yağabilen yağmur, ne de ısıtan bir güneş. Çakal ne kadar horon edebilirse bu hava da o kadar yağabilir veya ısıtabilir. Tıpkı içinde olduğum durum gibi yani. Ne ne için tutuklu olduğumu biliyorum, ne de ne zaman çıkacağımı. Silivri’ye çakal horonu gelse diye beklemesem mi artık. Bu şartlar altında kaderimize bardaktan boşalırcasına yağmur düştü besbelli. Ama yine de enseyi karartmak yok.
Gökkuşağı öyle bir duygu verirdi ki bana beraber oyun oynadığımız akranlarımın hepsi gibi ben de altından geçmeye çalışırdım. ‘’Bak anne altından geçiyorum’’ diye annemin takdirini toplamaya çalışırdım. Gökkuşağı öyle bir şey ki adeta bir tek sen altından geçebiliyorsun gibi bir his verir insana. Aynı anda 10-15 çocuk koşardık. Ve hepimiz gökkuşağının altından yalnızca kendimizin geçtiğini hisseder birbirimize öyle nazireler yapardık.
Dakikalarca sürerdi bu oyun. Topluca da, tek tek de geçerdik altından. Ama mutlaka geçerdik.
Gökkuşağı karşımızdaki Bayburt dağlarından, kemer yaylasından, haldızen yaylasından kaybolana kadar seyrederdik.
Ve bir tekerleme ile bitirirdik vedamızı;
‘’Çakal çakal horomi/
Pek beceremem oni/
Ağabeyum gurbette/
Ondan oğrendum oni’’
Bugün Çakal Horonu olmadı belki ama belli mi olur? Bakarsın bir gökkuşağı çıkar gelir dikenli tellerle çevrili avlu duvarının üzerinden. Bir uçurtma edasıyla salarım gönlümü göklere. Koşar koşar geçerim gökkuşağının altından, defalarca yorulana kadar arkadaşlarımın avlularına. Tıpkı çocukluğumdaki gibi. Hem bir ben değil tüm arkadaşlarım, ülkemin bütün insanları geçer gökkuşağının altından.
Enseyi karartmak yok. Bilirim ki burada köyüm Alona’daki gibi haftanın iki günü yağmur yağmıyor. Silivri’nin gri havası da yorulur renginden elbet. Çakal horonu olmasa ne çıkar, milletin payına çalışanların her biri birer gökkuşağı gibi yükselir göğe. Ve inanıyorum hepsi gökkuşağının birer renkleri gibi çıkıp gülümsetecekler bütün çocukları.